“Ben mutsuzsam herkes mutsuz olsun, ben umutsuzsam herkes umutsuz olsun” anlayışı, sadece bir ruh hâli değil; Diyadin’in yıllardır içinden çıkamadığı geri kalmışlığın açık bir göstergesidir. Çünkü bu topraklarda geri kalmışlık artık sadece yollarla, binalarla, yatırımlarla ölçülmüyor;
zihniyetle ölçülüyor. Geri kalmışlığın en ağır tarafı şudur: İnsan bir süre sonra eksikliği normal görmeye başlar. Yapılmayan hizmete alışır, geciken projeye razı olur, başarısızlığı kader diye kabullenir. Daha kötüsü ise; birileri bir adım atmaya çalıştığında, onu da aşağı çekmeye başlar. Çünkü “ben yapamıyorsam sen de yapma” duygusu, geri kalmışlığın en sinsi hâlidir.
Diyadin’de mutsuz insan sadece kendini değil, memleketi de yavaşlatıyor. Umutsuz insan ise geleceği kilitliyor. Sürekli şikâyet eden ama çözüm üretmeyen, her şeyi eleştiren ama elini taşın altına koymayan bir anlayışla kalkınma olmaz. Bu hâl, geri kalmışlığı besler, büyütür, kalıcı hâle getirir.
Sorun sadece ekonomik mi? Hayır. Sorun sadece siyaset mi? O da değil. Sorun; zihnen ilerleyememek, değişime direnmek, gelişeni kıskanmak, yapanı değil yıpratanı alkışlamaktır.
Bir memleketin geri kalmışlığı, insanlarının hayal kurmayı bırakmasıyla başlar. Diyadin’de gençler hayal kurmuyorsa, “nasıl olsa bir şey değişmez” diyorsa, işte asıl alarm zilleri orada çalıyor demektir. Çünkü umut yoksa yatırım da olmaz, üretim de olmaz, yarın da olmaz.
Kendinizi düşünmüyorsanız, memleketi düşünün. Kendi karamsarlığınızla bir çocuğun geleceğini karartmaya kimsenin hakkı yok. Bu toprakların daha fazla umutsuzluğa değil; silkelenmeye, sorgulamaya ve ayağa kalkmaya ihtiyacı var.
Geri kalmışlık kader değildir. Ama geri kalmışlığı savunmak, ona alışmak ve onu normalleştirmek en büyük hatadır. Diyadin’in asıl meselesi de budur: Geri kalmışlıkla mücadele etmek yerine, onunla barışmak.
