Fakire sürekli yetinmeyi öğretmeyin. Çünkü fakir zaten yetinmeyi biliyor.
Fakir, ay sonunu nasıl getireceğini düşünerek yetiniyor.
Fakir, çocuğunun isteğini “sonra” diyerek ertelemeyi öğrenmiş.
Fakir, sofrasındaki ekmeği bölüşmeyi, azla yaşamayı, sabretmeyi çoktan ezberlemiş.
Yetinmek fakirin tercihi değil, mecburiyetidir.
Ama asıl konuşmamız gereken başka bir yer var:
Zengine neden hiç yetinmeyi öğretmiyoruz?
Zengine “biraz az kazan, biraz az harca, biraz az biriktir” demiyoruz.
Zengine “bir lokma da başkasına bırak” demiyoruz.
Zengine “bu servetle bu şehirde, bu yoksulluk normal mi?” diye sormuyoruz.
Fakirden sabır bekliyoruz, zenginden ise sadece suskunluk.
Oysa denge sabırla değil, adaletle sağlanır. Toplumlar, fakirin daha çok sabretmesiyle değil; zenginin biraz daha paylaşmasıyla ayakta durur.
Zengine öğretin…
Az zıkkımlanmayı öğretin.
Paylaşmayı öğretin.
Sofrasını büyütmeyi değil, kalbini büyütmeyi öğretin.
Çünkü fakir, açken de insan kalmayı biliyor. Asıl mesele, tokken insan kalabilmekte.
Ve unutmayalım: Bir toplumda fakirlik kader gibi anlatılıyorsa, orada zenginlik sorgulanmıyor demektir.
