Geçtiğimiz günlerde Ağrı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Müdürü Cevdet Taşdemir’i ziyaret ettim. Bu ziyaret bir hatır sormanın ötesindeydi. Son günlerde kamuoyunda dolaşan iddiaları, sosyal medyada köpürtülen söylemleri, dedikodunun puslu dilini bir kenara bırakıp hakikatin kapısını çalmak istedim.
Çünkü sağlık gibi hayati bir mesele, fısıltıyla değil; bilgiyle, belgeyle ve yerinde gözlemle konuşulmalıdır.
Kapıyı araladığımda içimde küçük ama sarsıcı bir soru vardı: “Makam büyüdükçe insan küçülür mü?”
Ne yazık ki bu sorunun cevabını çoğu yerde “evet” olarak gördük. Koltuk yükseldikçe sesi kalınlaşanları, Unvan arttıkça tebessümü azalanları, Kapısını vatandaşa kapatıp protokole açanları…
Fakat o odada gördüğüm manzara bambaşkaydı. Kapı açıktı. Işık yanıyordu. Telefonlar susmuyordu. Ve masanın başında saati değil sorumluluğu takip eden bir idareci vardı.
Cevdet Taşdemir için makam; bir gösteriş vitrini değil, hizmetin hız kazandığı bir koordinat merkezidir. Onun yöneticiliğinde unvan bir süs değil, omuza yüklenen ağır bir emanettir.
Son günlerde vurun abalıya tarzında hastane çatısındaki kar temizliği ve ısıtma sistemi üzerinden yürütülen tartışmalar hakkında yaptığı açıklamalar nettir. Zamanla çürümüş, işlevini yitirmiş tesisatlar; yoğun bakım ünitelerine su sızdıran, hastaların sağlığını tehdit eden bir risk haline gelmiştir. Yapılan müdahale keyfi değil, zorunlu ve hayati bir tedbirdir.
Resmi tutanaklarla kayıt altına alınmış bir süreci çarpıtarak sunmak, emeğe gölge düşürmekten başka bir anlam taşımaz.Şimdi ne diyorsunuz bu durumu eleştiren beyler.Hastane Müdürü Cevdet Taşdemiri asalım mı keselim mi.Yoksa ona iftira mı atalım.Yok yok bizim gibi düşünsün beklentisinde mi olalım.El insaf yahu. Elbette eksikler vardır. Doktor açığı vardır. Yoğunluk vardır. Bekleyişler vardır. Ama insaf da vardır. Hakkaniyet de vardır. Gerçeği bütün yönleriyle görmek diye bir erdem vardır.
Bir röntgen cihazı arızalandığında “hastanede röntgen yok” demek kolaydır. Oysa altı cihazdan beşi çalışıyorsa ve teknik ekipler arızaya anında müdahale ediyorsa, burada ihmal değil; sorumluluk vardır. Eleştiri yapılacaksa, bilgiye dayanarak yapılmalıdır. Aksi hâlde eleştiri değil, algı olur. Bir akşamüstü, mesai saatinin çoktan sona erdiği bir vakitte yine kapısını çaldım. Koridorlar tenhalaşmış, çay ocağı kapanmaya yüz tutmuştu. Ama o odada hâlâ bir hareket vardı. Yoğun kar yağışı nedeniyle hastaneye ulaşması gereken hayati bir malzeme yolda mahsur kalmıştı. Telefon diplomasisi yürütülüyor, jandarma ile görüşülüyor, karayolları devreye alınıyor, lojistik planlar yeniden şekilleniyordu. “Yarın bakarız” cümlesinin sığınak olmadığı bir kararlılık vardı orada. Dayanamadım sordum: “Müdürüm, eve ne zaman gideceksiniz?” Gülümsedi. “Benim evim burası.” dedi.
Bu bir cümle değildi yalnızca. Bu, göreve sadakatin ifadesiydi. Bu, makamın geçici; hizmetin kalıcı olduğunun farkındalığıydı. Bugün en çok neyi kaybettik biliyor musunuz? Kibirden uzak yöneticileri. Vatandaşı karşısında değil yanında gören idarecileri. Zengine ayrı, dar gelirliye ayrı tarifesi olmayanları. Cevdet Taşdemir’in durduğu yer tam olarak burasıdır. O, makamı yükseldikçe mesafesi artanlardan değil; tam tersine, makamı yükseldikçe sorumluluğu artanlardandır. Onun anlayışında zorba değil, emek üreten itibar görür. Onun anlayışında koltuk değil, hizmet esastır. Onun anlayışında ahde vefa bir slogan değil, karakter meselesidir. Eleştirelim. Ama insafla eleştirelim. Sorgulayalım. Ama emeği yok saymadan sorgulayalım.
Çünkü bir şehir; beton binalarla değil, vicdanlı yöneticilerle ayakta kalır. Bir kurum; tabelayla değil, adanmışlıkla güçlenir. Ve bazen bir bardak çay değil, bir yöneticinin halk için gösterdiği kararlılık ısıtır insanın içini.
Selam olsun kibri kapısının dışında bırakanlara…
Selam olsun makamı millete hizmet için taşıyanlara…
Selam olsun yoksulun elini sıkarken gözünü kaçırmayanlara…
Sağlıcakla kal Serhat şehrim.
Hak edenin hakkını teslim etmekten vazgeçme.