Kazanma ve zengin olma hırsı, kontrol altında tutulmadığında insanın ruhunu yorar. Her şeyi elde etme isteği, bir noktadan sonra hiçbir şeyden tat alamamaya dönüşür. Sürekli daha fazlasını isteyen bir kalp, elindekinin kıymetini göremez. İşte tam da bu noktada insan, durup düşünmeyi öğrenmelidir: “Ben ne için koşuyorum, neyi kaybediyorum?”
Olmak; paylaşmayı öğrendiğinde başlar. Elindekini bölüşebildiğinde, başkasının ihtiyacını kendi rahatının önüne koyabildiğinde… “Daha iyisi senin olsun” diyebildiğin an, aslında kaybetmezsin; bilakis kazanırsın. Çünkü paylaşmak, insanı eksiltmez; aksine çoğaltır. Mal azalır belki ama gönül genişler, vicdan rahatlar.
Gerçek olgunluk, rekabeti bırakıp takdiri seçtiğinde ortaya çıkar. Başkasının başarısını kıskanmak yerine alkışlayabildiğinde, başkasının mutluluğunda kendine pay çıkarabildiğinde… İşte o zaman hırsın yerini huzur, kibrin yerini tevazu alır. İnsan, ancak bu dengeyi kurabildiğinde içsel bir zenginliğe ulaşır.
“Olmuş olmak”, kimseyi ezmeden yükselebilmek, kimseyi incitmeden ilerleyebilmektir. Gücünü başkalarına karşı değil, nefsine karşı kullanabilmektir. Sahip olduklarınla böbürlenmek yerine, sahip olamadıkların için isyan etmemeyi öğrenmektir.
Ve belki de en önemlisi; hayatın geçiciliğini idrak edebilmektir. Bir gün her şeyin geride kalacağını bilerek yaşamak… İşte bu farkındalık, insanı sadeleştirir, yumuşatır, olgunlaştırır. Çünkü insan anlar ki; geriye kalan ne kazandıkların ne biriktirdiklerindir. Geriye kalan, kimlerin hayatına dokunduğun, kimlerin yükünü hafiflettiğindir.
Kazanma, zengin olma hırsını bitirdiğinde; olanı paylaşmaya başladığında; “daha iyisi senin olsun” diyebildiğinde… İşte o zaman gerçekten olmuşsundur.